yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2011 Pazartesi

Ekolojik pazar ve yettiğince tüketme

Kendine bir güzellik yapmak mı istiyorsun ?

O zaman bunun için trene binilir. Kartalda inilir.

2 Kasım 2010 Salı

koşmak ya da koşmamak

hani metronun uzun merdivenlerinde sağda dikilirsin önce. sonra metronun sesi gelir. anlarsın ki yakalama şansın var. sola geçer koşar adım inersin merdivenleri. metronun açık kapısını görür umutlanırsın. içeriye girmiş olanlar sana balık gibi bakarlar. boş boş. sen bi hışım kendini kapıya doğru savurursun.

senaryo 1 : diiit diye ses gelir ve kapı kapanır yüzüne. içeridekiler izledikleri filmin sonunu beğenmeyen insanlar gibi dudaklarını büker, süzerler gözlerini... haretet eden metroyla uzaklaşırlar. sense o bi anlık telaş durumundan neyse canım bi sonrakine bineriz durumuna geçersin, bişey olmamış gibi. tam o anda dönüp sağına baktığında az önce yanlarından rüzgar hızıyla indiğin sağ taraf tayfası gelir. gayet soğukkanlı bi şekilde yanında dururlar. ne varmış dimi koşucak der gibi süzerler seni. pek yüz vermeyip bu meydan okumaya diğer yöne döner 1 2 adım atar kalabalığa karışırsın.

senaryo 2 : metronun içine dalarsın. sakin sakin oturan herkes merakla sana bakmaktadır. bu da yetişti deyip bi sonraki yetişmeye çalışana gözlerini dikerler. ta ki metro hareket edip yetişemeyen bi avuç insanı süzene kadar.

14 Eylül 2010 Salı

Kurumsallık sahtekarlıktır

Ofis ortamlarında sık görülen koyu renk fönlü saçları omuzlarına dökülüyordu. Ojeli manikürlü elleri ile kahve fincanını tutuyordu. Alışkanlık olduğu belliydi ki hep bu saatlerde türk kahvesi içmeye iniyorlardı. Karşısında onu pek de can kulağıyla dinlemeyen otomatik cevapler veren bir arkadaşı vardı. "Kurumsallık sahtekarlıktır" diye yakındı kadın, karşısındakine onay beklercesine baktı 1 saniyeliğine, sonra devam etti : "Çünkü samimiyet kurumsallığı öldüren birşey".. Arkadaşı "kurumsal altyapıda bir insan" olsa gerek pek sesini çıkarmadı. "Ben mesela kotumu giyip salaş olup canım istediği zaman istediğim işi yapmak istiyorum, kurumsallığın yalancı yüzünden sahtekarlığından sıkıldım artık" dedi. Ben de orada birilerine kurumsal bir mail yazmaktaydım. Bir türk kahvesi alıp kadının yanındaki sandalyeye oturmak onunla dertleşmek istedim. Ama kurumsal ortamın sahtekar duvarı bunu yapmama engeldi. "Hindistana gitmek istiyorum ben mesela" dediği anda ona doğru baktım, bunu söylerken gözünün içi gülüyordu. "Ben de gidicem hadi beraber gidelim" desem belki de "yok yaa ben öylesine söyledim" diyebilirdi, korktum, sustum. Çok profesyonel bir dilde mailimi yazmaya devam ettim. "Ruhumu arındırmak, sonra geri geldiğimde bir süre ne istediğimi aramakla geçirmek istiyorum, başka bişey yapmak istiyorum başka türlü birşey" derken serzenişinin en üst noktasındaydı. Karşısındaki ilgisiz arkadaşı "hadi gidelim" dedi. Arkasından baktım koyu renk fönlü saçların, çok yabancı görünen bu insandan bu tanıdık cümleleri duymak ne garipti. Belki de ezbere söylenen şeylerdi. Yalancı düzenin yalancı serzenişleri. Belki de içtenti. Hiç bilemedim.

24 Ağustos 2010 Salı

Ben de bunları seviyorum

Yıldızları izlemeyi. Kayan bi tane görmek için boynum ağrıyana kadar yukarı bakmayı.
Kulağımda kulaklıkla uyuyakalmayı.
Biranın sıradanlığını ama bazen de tripli kokteylleri.
Google maps in street viewini.
Deerhunter dinlerken Nazif Topçuoğlu fotoğraflarına bakmayı.
Sabah kahvaltı yaparken ellerim boyanana kadar gazete okumayı. Uykusuzu kaçırmadığım haftaları. Fıratı. Umutun kadın anasını.
Renkleri. Andy Warholü. Stabilo kalemleri. Pembe kırmızı ojeyi.
Pixies in doolittle albümünü dinlerken yürümeyi. Bakışlara aldırmadan şarkıları mırıldanmayı..
El yapımı ajandamı.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Büyük şehir mahrumiyeti

Reçeli güneşte bekletememek...
Yıldızları görememek..

12 Mayıs 2009 Salı

Sevillanas (by Umut Sarıkaya)

SEVİLLANAS

Otobüsteki herkes birbirini ve beni andırıyordu. Henüz sekiz yaşımdaydım ama 12 yaşımdaki, 24 yaşımdaki, 42 yaşımdaki, 65 yaşımdaki halimle; bu da yetmezmiş gibi o yaşlardaki bıyıklı, sakallı, gözlüklü, başörtülü, sarıya boyanmış saçlı, kel, kıvırcık halimle yolculuk ediyordum. Hangi yaş kuşağında nasıl olacağımı ya da kadın olsam nasıl olacağımı çok rahat görüyordum. Hayatımın olabilecek bütün kombinasyonları ile yolculuk etmemden daha korkunç bişey daha varsa o da hepsini en şık kıyafeti içinde görmekti. Gelecekteki durumum gerçekten vahimdi...

Bir otobüs dolusu akraba olarak birbirimizi andıra andıra, birbirimize benzeye benzeye Sanayii Mahallesi’ne doğru, erkek tarafı olmanın gururuyla gidiyorduk. Otobüste bana en çok benzeyen kişi olan abimle ise birbirimizi daha çok andıralım diye aynı kıyafetleri giymiştik. Keten şort, kısa kollu gömlek, havlu çorap, beyaz sandalet... Annemin ve babamın kucağında elimizde Yedigün’lerle gidiyorduk. İkimiz de hiç bitmesin diye içmiyor, sadece dilimizle şişenin ağzını tıkayıp şişeyi havaya kaldırıyorduk. Ben koridor tarafında annemin kucağındaydım. Yedigünü dikerken, bir yandan da öndeki koltuğun arkasındaki metal kültablasına bakıyordum. Kafamı ileri geri hareket ettirerek kültablasında uzayıp yamulan görüntüme bakıyordum. Babamın kültablasını açması ile mini eğlencem son bulmuştu. Gömleğinin cebindeki, jelâtinine kimliğini koyduğu Maltepe’yi çıkarıp yaktı. 29 yaşındaydı, kendisini bildim bileli sigara içerdi. Keyfi yerinde olduğunda yaptığı şeyi yine yaptı. Kucağındaki abime “eğ kafanı” dedi. Sigarasından derin bir nefes alıp, yine kendisinin kestiği abimin üç numara saçlarına dudaklarını dayadı ve üfledi, sonra hemen çekti dudaklarını. Abimin kafasından tüten dumana her zamanki gibi büyük bir coşkuyla güldük. Sanki kafası yanıyormuş gibi oluyordu. Aşırı güldüğüm ilk espri buydu sanırım. Abim halen tüten kafasıyla “Baağaaa Umut’a da yap. Baaağaa nolur bağaaaa...” dedi. Zevkle sıramı beklerken, annemin müdahalesiyle eğlencemiz kesildi. Yeni yıkanmıştık çünkü. Yedigün şişesinin dibindeki resimlere baktım. O zamanlar hastası olduğum iki kadından biri olan plaj topu tutan kadın figürüne uzun uzun baktım. Diğeri ise annemin çalıştığı parizyen fabrikasından getirdiği çorapların ambalajındaki bacaklı kadındı. Ben resime dalmışken yan koltuktan başka bi kadının bana baktığını farkettim.

Ben hayallerimdeki kadına bakarken, 65 yaşındaki başörtülü halim bana sevgiyle gülümsüyordu. Korktum. “Zayii etme yavrım. Ver ben içeyim, içim yandı” dedi elimdeki şişeyi gösterirek. Anneme baktım. Başıyla onayladı. 65 yaşındaki başörtülü halim, kocaman kalın elleriyle hayalimdeki kadını tutarak şişeyi kafayı dikti, geğirdi... “İçme bunu. Boya hep bunlar, boya” dedi, bitmiş şişeyi verirken.

Nihayet salona geldik. Bize pisti görmeyen, kolon arkası masa düştü. Annem huysuzlandı, söylendi. Babama çok parlak kafa derisi olan, benim 39 yaşındaki kel halim başparmağını ağzına götürerek içme işareti yaptı. Babam kalktı adamın peşinden gitti.

Biz de abimle salonda gezmeye başladık. Kız tarafı düğüne pek rağbet etmemişti. Yine de bu kadar çok mavi gözlü insanı bir arada görmemiştim. Ne mutsuz bir düğündü. Herkesin suratı asıktı. Babamın yazın çalıştığı gazinodan piyanist arkadaşı, iki katlı piyanonun başındaydı. Abim ile babamın sarışın arkadaşının seyrek ama kabarık sarı saçlarına uzun uzun baktık. Saç vardı ama yok gibiydi. Saçın içinden, arkadaki duvar, renkli bir filtre takılmış gibi gözüküyordu. Görüş alanını kapatmayan saçları üzerine vuran ışığın rengine göre saçının rengi değiştiriyordu.

Piyanist, Türk filmlerinde gördüğümüz kristal şişedeki ılık viskiyle aynı hissi uyandırıyordu bende. Kafasına yeşil, mavi, kırmızı ışık vuran sarışın, sarı bıyıklı piyanist, sanki o kristal viski şişesi ve ya büyük kristal bir emlakçı kültablasıyla aynı fabrikadan imal edilmişti. Piyanistten yayılan o ılık, mutsuz his bütün düğüne sinmişti.

Bu düğünden beklenen nihayet oldu. Gelinin çirkin, ama yaptırılmış saçlı arkadaşı annemlerin yanına koşarak geldi ve “gelin ağlıyor” dedi. Annem ve diğer kadınlar gelinin yanına koştu. Abimle bizi gelin odasına almadılar. Gelinin papyonlu gri takımlı, biz yaşlardaki kardeşi büyük bir ciddiyetle odadan çıktı. Bize baktı. Adam gibi çocuktu. Tavırları da, yüzü de, gri takımı da bir adamı andırıyordu. Şortlarımız süveterlerimizle bebe gibi kalmıştık yaşıtımızın karşısında. Uzun bi süre bakıştık… Konuşacak bişey bulamayınca hemen saldırdı bize. “Sktirin lan buradan, dalaaaağnı sktiklerim” dedi. Ne olduğunu anlayamadan benim süveterden çekiştirmeye başladı. Kudretli ellerinden kurtulup kaçtım. Biraz uzakta durup baktım. Adam gibi çocuk, Abime saldırıyordu. Dönen tekme atmaya filan çalışıyordu. Kavgada figüre girmişti, belli ki “ben bunu havada karada yerim” rahatlığı içerisindeydi… Abim de bir yandan gelen atakları engellemeye çalışırken, bir yandan da daha demin, adam gibi çocuktan yeni gördüğü dönen tekmeleri, yerden süpürme hareketlerini taklit etmeye çalışıyordu. Gerçekten rezil bir kavgaydı. Adam gibi çocuğun kavgasını, evli barklı adamlar ayırdı. O kendisini sakinleştiren adamlarla giderken, abim yanıma geldi. “Ne kaçıyosun lan” dedi. Sustum.

Salonda gezmeye devam ettik. Sahnenin kenarına oturup ışıktan iyice terlemiş olan piyanistin terli sırtına baktık. Bir yandan ensesindeki terini siliyor, bir yandan kadehindeki içkisini içiyor, bir yandan şarkıyı söylüyor, bir yandan da yerdeki siyah metal tefini ulaşılır bi yere kaldırıyordu. Sanatını icra ederken bu kadar çok şeyi yapması ise bizi hiç şaşırtmıyordu. Çünkü biz kendisini daha önce babamın çalıştığı gazinoya, gündüz personel yemeği yemeye giderken de görmüş, çok defalar sahnede izlemiştik. Aynı Rıza Silahlıpoda gibi burnuyla piyano çalma çalışmaları yaparken izlemiş insanlardık. Bi türlü tam beceremediği için gece sahnede hiç denememişti burnuyla tuşlara basmayı ama bizce çok iyiydi.

Pasta gelmemişti hâlâ... Sahnedeki çelenklerden çiçek koparıp sapını dişleyerek oturuyorduk. Pasta gelene kadar çiçeğin balını emmeye çalışıyorduk, resmen tatlı krizine girmiştik. Babam geldi, cebinden para çıkarıp “gidin, dışarıda bakkal var, litrelik kola alın gelin” dedi. Koşarak gittik geldik. Babam litrelik kolayı alıp “gelin kola için” diyerek bizi arkadaki bi odaya götürdü. Damat ve diğer bütün erkek akrabalar ile oturmuşlardı. Biz ellerimizdeki çiçekleri bırakmadan damadın elini öperken babam kolalarımızı çoktan pet bardaklara koymuştu bile. Babamı ilk defa kola içerken görüyorduk. Abim dayanamayıp “baaağaa kola mı içiyorsun bağaaa” diye sordu. Evet, al sen iç diyip elindeki bardağı verdi. Abim koladan bi fırt alıp yere tükürdü. Kolanın içinde cin varmış. Bütün oda, dizlerimize vurarak güldük bu olay karşısında. Abim de güldü.

Damadın babası tarafından zorla, büyük kavgalar sonunda evlendirildiği biliniyordu. Başka bi konuştuğu olduğunu duymuştuk, düğün gününe kadar başkasıyla evlenemeyeceğini söylüyormuş. Ama elinde pet bardakla abimin ağzının yanmasına gülerken ki keyfi eşekte yoktu. Gönülden yaralı bi insana hiç yakışmayacak bu şuh kahkahalar, damada karşı duyduğum buruk hissi tekrar gözden geçirmeme neden oldu. 24 adam damat çağırılana kadar hep beraber oturup cin ve sigara içti. Damat gidince, babam gelin odasına gitmemizi annemden aldıkları küçük altını alıp ona getirmemizi söyledi. Gelin odasına doğru yürürken abim “gelinin kardeşi saldırırsa sakın kaçma, sen de gir” dedi bana. Sadece savunma amaçlı kullanacağımıza yemin ettiğimiz dönen tekmeleri gelinin kardeşine savuracakmışız gibi kararlı adımlarla gelin odasına doğru yürüdük. Görünürde yoktu. Çok rahat, hiç sorun çıkmadan girdik gelin odasına. Annem ve 4 kadın gelinin yanında oturmuş bir yandan ağlıyor bir yandan da sigara içiyordu. Hepsinin gözleri çok şişmişti. Sadece morali bozulunca sigara içme bağımlılığı sanırım bir tek annelere özgü bi şey… Sigara içen, şişmiş gözlü annemin yanına gittim. Az önce ağlamış gelin sanki ona getirmişim gibi elimdeki emdiğim çiçeği alıp ağlayarak bana sarıldı, öptü. Simli, terli, soğuk gelin sırtına elim değdi. Gelinden ve sırtından kurtularak annemden altını istedim. Çantasından çıkarıp verdi. Abim plastik, üzeri yaldızlı, beyaz kuyumcu kutusunu açıp, kontrol için baktı… Ben de baktım. Pamuk üstünde nasıl da kuzu gibi yatıyordu milyarlık ziynet… Odadan çıktık. Gelinin papyonlu kardeşi yanımızdan hızla ve büyük bi ciddiyetle geçti. Bir işi halletmeye gidiyordu galiba. Bizimle dalaşmadığı için çok mutlu olduk. Mutlu mutlu yürürken birden sırtıma yediğim bi tekmeyle yere düştüm. Gelinin kardeşiydi bu. Tam dönen tekme atacakken abim koştu sırtına sarıldı yere düştüler. Yerde debeleniyorlardı. Tam girsem mi kaçsam mı diye düşünürken babam geldi koşarak. Bi abime bi de çocuğa vurdu. Gelin’in kardeşi köseleleriyle koşarak kaçtı. “Altın nerde lan” dedi. Cebimden çıkarıp verdim, bi tane de bana vurdu. “Bağaaaaaaa baaaaaaağaaa vurma bağaaaaaaaaaa!” diye çok ağlayarak bacağına sarıldım. Altını cebine koyup “iki dakka bırakmaya gelmiyorsunuz” diye kızdı bize. Bacağını bıraktım, baldırına sümüğüm bulaşmıştı. Fark etmedi, söylemedim. Zira bekleyecek vaktimiz yoktu, hep beraber içerdeki bize tahsis edilmiş olan masamıza doğru hızla gittik.

Işıklar karardı, müzik değişti. Damat ve gelin salona giriyordu. Tüm davetliler ayağa kalkıp, içeri giren gelinle damadı alkışladık. Onların arkasından Gelinin kardeşi, hemen ardında ise annem ve diğer kadınlar geliyordu. Abimle şımararak, birbirimize çok yakından bağırarak, çığlık atarak, delicesine alkışlıyorduk. Ne bu, ne de hiçbir izdivaç umurumuzda bile değildi, biz işin alkışındaydık…

Dans edildi, nihayet pasta kesildi. Gergin, pasta dağıtım bekleyişinden sonra garsonlar masamıza geldiler. Bize bir tabak pasta ve 2 limonata bıraktılar. Ama dört kişiydik. Annem garsondan bi pasta daha istedi. “valla abla pastalar kısıtlı... Yetmez her masaya 2–3 tane bırakırsam” dedi. Biz ortak pastayı abimle yerken, babam geldi. Annem zaten önümüzdeki kolona sinirliydi, hemen anlattı pasta sorununu. Babam “nasıl vermiyorlarmış, gidip alayım ben” diyip garsonlarla konuşmaya gitti. 15 dakika sonra elinde yarım bardak limonata ile geldi. Yürürken baldırındaki sümüğüm parlayıp sönüyordu. “Alın bunu paylaşın” diyip, sümüğümü parlata parlata pistteki takı sırasına girmeye gitti.

Takıdan sonra terli piyanistin potborisiyle davetliler coştu. Abimle anlamsız biçimde pistte bi oyana bi bu yana koştuk. Abim koşarken, yerde çamaşır yıkama figürü yapan bir davetliye takılıp düştü. Bu kaza bizi masaya mahkûm etti. Koşmamız yasaklandı. Düğün bitene kadar masadan olan biteni izledik. Düğün bitmek üzereydi. Abim babamın getirdiği yarım limonatanın yanına kapaklanmış masada uyuyordu. Kafamı masaya dayayıp yarım limonatananın arkasında uyuyan abime baktım. Sabah Yedigün şişesinin üzerinde plaj topu tutan hayatımın kadınına bakıyordum, şimdi yarım limonatanın altındaki abime bakıyordum. Geleneği bozmayarak yine bir düğünde, masada uyuyordum

8 Mayıs 2009 Cuma

Meryem

Bundan tam 40 sene evveli düşünmüştü o gece uyumadan önce. Mahalledeki çocuklarla sokaklarda bir o yana bir bu yana dolaşır dururlar, kalabalıkların içine koşarak dalıp hemen geri ite kaka çıkarlar, babalarının içkilerini/sigaralarını çalarlar, ateş yakıp üzerinden defalarca atlarlardı sıkılmadan. O gün de aynı başlamıştı. Babasının darbukasını abisi almış, önceki gece kendince prova yapmıştı. Amcası da kemanını önceki geceden temizlemiş bir güzel de reçinelemişti. Babası ise böyle günlerde hep zurnasını alırdı eline , diğer zamanlarda darbuka davul eline ne geçerse çalırdı. Ama en çok zurnasını severdi. Bu günde de çok neşeli olduğundan zurnasını kimseciklere vermez sabaha kadar çalardı yorulmadan. Necdet de hepsinden az biraz çalıyor, hatta canı istese darbukayı konuşturuyor olsa da hıdrellez onun için serseri mayın gibi sağda solda dolaşmak demekti. Son birkaç senedir mahallenin güzel çingenelerine göz atmak, bakışmak için babasıgillerin yanına gidiyordu. Biraz duruyordu , sonra arkadaşları çağırınca yine aşağı yukarı koşturmaya. Ama o gece Meryemi görünce içinden arkadaşlarıyla gitmek gelmedi. Meryem dudağını kırmızıya boyamış , saçlarını salmış , annesinin renkli elbiselerinden birini giymişti. Necdet kalabalıklar arasında Meryemi görünce bir daha ortalıkta koşturmak istemedi. Babasının yanına gitti. Meryem de babasının grubu ile kendinde geçmiş dansediyordu. Necdet abisinden zar zor darbukayı aldı. Sen dedi git biraz soluklan hadi var de bu gece az ben çalayım. Darbukayı aldı eline , büyük bir yudum aldı abisinin hazırladığı votka fantadan. Parmakları darbukaya vurmaya başladı. Meryem sanki daha bir güzel oynamaya başladı. Belindeki pullu eşarbı bir sağa bir sola savurdu. Saçlarını öne attı , arkaya attı. Saatler nasıl geçti ne Meryem anladı ne de Necdet. Göz kırpar gibi yanıp yanıp sönen sokak lambasının kendine faydası yoktu ama dolunayın güçlü beyaz ışığı vardı üzerlerinde. Bir de ateşin kızıllığı vuruyordu Meryemin beyaz tenine. Kalktı , pencereden baktı Necdet , 40 sene sonra da gece yine dolunaydı. Bir sigara yaktı. Yıkık evlerin arasından görünen denize baktı. Müzik sesleri geliyordu sahilden. Sigarasını yaktı. Sigarasından ilk nefesini alırken havai fişekler göründü gökyüzünde. Dolunayın ışığıyla yarışan havai fişekler. Yaygaracı , gösteriş düşkünü havai fişekler. Aldırmadı Necdet. Dolunayı izledi. Şöyle bir uğramıştı Necdet de sahile. Hep okumuş çocuklar gelmişlerdi. Ellerinde biraları karton bardaklarda bir de tuhaf büyük fotoğraf makineleri. 3 5 çaldı orada arkadaşlarla. Şaşkın bakınıyordu bu çocuklar hepsine tek tek, bazıları da hayran hayran. Çoşkularına diyecek yoktu. Eğlenmişti Necdet de. Çocuklar hep bira ikram etmişler, biraz daha çalın diye ısrar etmişlerdi. Kafası da çakır olmuştu Necdetin. Bir yerden sonra sıkıldı Necdet, Hadi dedi iyi geceler gençler. Havai fişekler patlaya patlaya gündüze çevirmişlerdi geceyi. O gece ne Necdetin ne de başka bir mahallelisinin aklından Dilek ağacından ev araba bol para istemek geçmemişti. Pencereyi örttü, yatağa uzandı. Sırtını pencereye döndü. Meryemi hayal etti. Tıpkı bundan tam 40 sene öncesi yaptığı gibi.