13 Haziran 2014 Cuma

Maratonda çizen adam :)

Google'ın doodle'larından şu ikisini çiziktiren amca: Christopher Niemann.



NY maratonunda canlı canlı twit atmış, ve çizimleriyle koşusunu yayınlamış. Harika bi iş çıkmış ortaya:

http://www.christophniemann.com/portfolio/nyc-marathon-live/


6 Mart 2014 Perşembe

Yaşar Kemal - Bir Ada Hikayesi 1 - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

Bir "Mezapotamya" hikayesi

Yaşar Kemalin daha önce İnce Memed serisini okumuştum. İnce Memedin konusu da, muhteşem tasvirleri de kısmen aklımdadır, silinip gidenlerden değildir.
İnce Memedin atına atlayıp Çukurovada rüzgarda koşuşunu anımsarım hala, sanki gözlerimle görmüşüm gibi..

Yaşar Kemal’in ustalığı sayesinde kitapları okumuyor, yaşıyor insan adeta.

“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” isimli “Bir Ada Hikayesi” serisinin ilk kitabı da İnce Memedin aklımda yer etmiş tasvirleri gibi muteşem betimlemelerle başlıyor.

Yaşar Kemal, tasvirlerine renkleri ekleyerek açıyor seriyi;

“Tanyerleri ışıdı ışıyacaktı. Deniz sütlimandı, apaktı. Küreklerin ışıltısından başka ses yoktu.
Martılar daha uyanmamıştı. Gün doğmadan önceleri, dünya dümdüzken, deniz işte böyle sonsuz bir aklığa keser……
Deniz daha sütbeyazdı. Kayık, kürekler, gökyüzü, yıldızlar da apaktı. Poyraz Musa da tepeden tırnağa apaktı.”

Renkleri alıyor, birbirine katıyor, dünyasında istediği yerlere serpiştiriyor, kelime oyunları yapıyor.

“Karşı dağların ardı aydınlanınca deniz menevişledi.
Denizin üstünde çok mor, çok turuncu, çok yeşil, çok sarı, çok kırmızı ışıklar kaynaşmaya başladı
….
Bir balık neredeyse bir çocuk boyu, denizden fırladı, havada çakarak, çelik mavisi, çelik yeşili, çelik moru, çelik kırmızısı ışıklarını fışkırtarak, geri düştü..”

27 Ocak 2014 Pazartesi



Bülbülü öldürmek, orjinal adıyla to kill a mockingbird, Harper Lee'nin ilk ve tek romanı. Babası avukat olan Lee, bu romanını çocukluğunda tanık olduğu bir davadan esinlenerek yazmış. Hikaye 1930 amerikasında geçiyor. Yani büyük buhran zamanları..

Romanın anlatıcısı ve kahramanı Scout, küçük bir kasabada büyümekte olan bir kız çocuğu. Bir abisi ve avukat babası ile beraber yaşıyorlar. Scout'un gözüyle kasabayı tanıyor, kasabada olup bitenlere şahit oluyoruz. Scout çocuk gözüyle olanları sorguluyor, sorular soruyor. Büyükler dünyasında olup bitenleri anlamaya çalışıyor.

Kasabada beyazlar ve siyahlar beraber yaşıyorlar ancak her konuda siyahlar yok sayılır durumdalar. Sosyal hayatta, adelette, mahallede yok sayılıyorlar.

Biz büyükler olarak çok aşinayız bazı haksızlıklara. Belki de duya duya kanıksamış durumdayız. Ama bu adil olmayan dünyayı yeni keşfeden bir çocuğun gözüyle yeniden düşünmemizi sağlıyor kitap.

Scout büyüklerin adalet ve dürüstlük konusundaki yargılarını anlamakta zorlanıyor. Naif bir bakış açısıyla dolandırmadan sorular soruyor.

Kitabın en hoşuma giden bölümlerinden birinde Scout, babasının yanındayken, bir dava ile ilgili olarak mahalledeki “beyazlar” babasını tehdit etmeye geliyorlar. Scout ise bu tehdit edenlerden birine oğlunun nasıl olduğunu soruyor. Bunun üzerine bu soruyu sorduğu adam arkadaşlarını toplayıp gidiyor. Kin ve nefret gibi duyguların ail eve sevgi gibi duyguların yanında ne kadar çiğ kaldığını hissettim bu bölümü okuduğumda. İyi insan olmayı en iyi çocukken beceriyoruz galiba.

Dizlerimizin üzerinde yürüyerek etrafa baktığmızda hatırladığımız bir bakış açısı var ya hani. Şaşkın, umutlu, sorgulayan, hayalci.. Ben o boya inip oradan bakabildim hikayeye kitabı okurken.

Dili de oldukça akıcı idi. Çeviri başarılıydı.

Okunması gereken, modern klasikler içinde sayılabilecek bir kitap.

 http://10goldmockingbird.wikispaces.com/file/view/to_kill_a_mocking_bird.JPG/157999261/472x675/to_kill_a_mocking_bird.JPG

23 Aralık 2013 Pazartesi

Vazifesinin arslanı : Murtaza


Romandan bahsetmeden önce Orhan Kemali  şuradan okuduğum aşağıdaki cümleler ile tanıyalım öncelikle.

“Maddi kaygılar ve “kalemiyle geçinme”sinin bir sonucu olarak çok fazla ve çok hızlı yazmak zorunluluğunu yaşayan Orhan Kemal, sabahın çok erken saatlerinde yazmaya başlar; öğleden sonra yazdığı eserlerini satabilmek için Babıali’de yayınevlerini dolaşır. Yaşadığı maddi sıkıntılar onu, zaman zaman umutsuzluğa sürükler. Her şeye rağmen “romancılık mesleğine duyduğu deli gibi sevgi”nin etkisi altında ilk zamanların heyecanı ile ömrünün sonuna kadar yazmaya devam eder. 93 şiir, 265 öykü, 24 roman ve 5 tiyatro eseriyle Orhan Kemal, “ekmek kavgası”ndan hep yenik çıkar ve bunu bir türlü çözüme kavuşturamaz.”

Yoksulluğu bilen Orhan Kemal, Murtaza romanında vazifesi uğruna çok şeyler kaybeden ama gözü hala vazifeden başka birşey görmeyen, amirlerine sonsuz saygı besleyen sembolik bir karakter yaratıyor.

Romanı bölüm bölüm irdelemek istiyorum:

21 Aralık 2013 Cumartesi

Dorian Gray'in Portresi - Vicdanımız olmadan olabilir miyiz?

Dorian Gray'in portresine birgün radyoda rastladım. Bir radyo tiyatrosunda bu eseri seslendiriyorlardı. Okunması gereken klasiklerden biriydi, zaten eşim almıştı ve kitaplıkta beni bekliyordu. Kitap beklentilerimin çok üzerindeydi. Radyoda duyduğum kısımdan bende oluşan beklenti iyi bir roman olacağı şeklindeydi. Ancak kitap ahlakı sorgulayan, iyilik/kötülük olarak adlandırdığımız davranışların temellerini arayan, soran, kafa karıştıran bir içeriğe sahip. Bütün bunları barındıran bir kitaba felsefi bir roman demek sanırım abartı olmaz.

Kitap 1891'de basıldığında ahlaksızlığı yücelttiği gerekçesiyle oldukça fazla tepki toplamış.

Yazar romanın üç ana karakteri için : "Basil Hallward ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda..."

Evet, roman bu üç ana karakter çevresinde kurgulanıyor.


Ortaçgil’i sever misiniz?

Orhan Kahyalıoğlu'nun Ayrı düşmüşüz yanyana kitabı, bir Bülent ortaçgil kitabı..

Ortaçgil’in “Benimle oynar mısın” albümü müzik dinleme tarihçemde ayrı bir yerde durur.
Dupduru sözleri, gitarın huzur veren tınısı ile Ortaçgil adeta bir masal anlatır bu albümünde.
Dinlediğim en naif müzik ve en naif sözleri aynı anda barındırır bu albüm.
Günaydın size, günaydın bize, hepimize günaydın diyerek başlar, kedilerden, şık kadınlardan, ilişkilerden, yalnızlıklardan, hayal kırıklarından bahseder..
Sonra yine günaydın diyerek bitirir albümünü Ortaçgil.
Kahyalıoğlu’nun güzel tespiti ile hiç bakmadığım bir açıdan tekrar üzerinde düşündüğümde, bu iki günaydın arasına bir günü sığdırdığını farkettim.
Bütün “insanlık” halleriyle..

Kitap Ortaçgilin özel hayatına dair ayrıntılar da barındırmakla beraber müzisyen kişiliğini analiz ediyor.
Bunu yaparken Ortaçgilin öğrencilik yıllarından başlayarak müzik akımlarını, o zamanın dinamiklerini de az ama öz şekilde betimliyor ki müzisyenin gelişimini çok daha iyi anlıyoruz.
Nasıl müzikler dinlemiş, müziğe nereden başlamış, ne tarzları denemiş gibi.

Ortaçgil aslında kimya mühendisi. Profesyonel iş hayatını bir noktada bırakıp tam zamanlı müzisyen olmaya karar veriyor.
Bunu iyi ki yapıyor, yoksa bir tarafımız eksik kalırmış.
Bizim insan oluşumuzu, yalnızlığımızı bu kadar sade anlatacak başka bir şarkı sözü yazarı yok çünkü.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Kış Okuma Şenliği 2013 - Asu'nun listesi

Kış okuma şenliğinin detaylarına şuradan erişebilirsiniz :

Özetlemek gerekirse 15 tema altında 15 kitabı seçmek-ki sanırım en eğlenceli kısım bu- ve oturup kış boyu 3 marta kadar bu kitapları okumak diyebiliriz..

Puan toplamaca falan da var. Ben gayet kendi halimde mütevazi şekilde yaklaşarak, puan kısmını es geçiyorum. Amacım farklı kategoriler sayesinde değişik kitaplara ulaşabilmek..İçinde hayvan geçen, kış temalı kitap gibi gayet eğlenceli kategorilerin yanında nobel ödüllü yazar ve türk klasik edebiyatından kitap gibi kategoriler de mevcut. 

Kategorilerin tamamı ve benim seçimlerim şöyle.. 

26 Kasım 2013 Salı

Şimdiki Çocuklar Harika - Büyüklerin dünyasına dolaysız bir eleştiri


Bir zamanlar çocuk olan biz büyükler, çocukluklarımızı paketlemişiz, kaldırmışız. Gündüz vakti kurduğumuz hayalleri, herşeyde “gülünecek birşey” bulmalarımızı, riya yalan dolan bilmeyişimizi de koymuşuz o pakete..

Şimdilerde etrafta kurum kurum kurulan, işi takım elbisesi içinde muhteşem ciddiyeti ile yalan söylemek olan “büyükler”in dünyasında yaşıyoruz ve iyi biliyoruz ki bu dünya oldukça sıkıcı.. Aziz Nesin’in kitabını okurken biraz olsun çocuk olmak nasıldı, henüz yeterince "büyük"leşmemişken dünya bize nasıl görünüyordu’yu hatırlıyoruz. Ve büyüklerin bu sıkıcı dünyasına çocukça baktığımızda nasıl yalan dolanlar, nasıl çelişkiler, nasıl komiklikler içinde yaşadığımızı görüyoruz.


Büyümek dediğimiz, her şeyi çok ciddiye alıp, kurallar koyup, çocuklarımızı da bu daracık kalıplara sığdırmaya çalışmak mı? Büyüsek de gülmeye, hafife almaya, dürüst olmaya, böbürlenmemeye devam edemez miyiz ?

Aziz Nesin’in romanında iki çocuk, mektuplaşmaları üzerinden annelerini, babalarını, patronları ve çalışanlarını, öğretmenlerini  apaçık, dolandırmasızca eleştiriyorlar. Büyüklerin icadı olan kibarlık, politiklik, ahlaklılık, tutumluluk gibi kavramların aslında nasıl da içi boş bir şekilde yaşandığını ve savunulduğunu görüyoruz. Nesin, eleştirisini yalın bir dille, hicivi fazlaca abartmadan, alışık olduğumuz olayları olduğu gibi gözler önüne sererek yapılıyor, ki gücü de oradan geliyor. Ve bu sadelik de çok güçlü bir mizah doğuruyor.

Ayağına çivi batarken iki şiiri karıştırıp bağıra bağıra okuyan çocuk, bıyığı sakalı düşen minik adamların piyesi, beni sesli güldüren bölümlerdi.

12 Ekim 2013 Cumartesi

Bir kitabı okumaktan vazgeçilen an ve bıraktığına pişman olunan an

Reşat Nuri'nin çalıkuşu'nu okuyunca içimde bir burukluk olmuştu. Bu kadar klasik bir kitabı bunca zaman neden okumamış ve bu kadar güzel bir romanı neden hayatıma katmamışım diye. Levent'in kütüphanemize eklediği türkçe klasik romanlardan Aşk-ı Memnu'yu okumaya karar verdim, bunun üzerine. Ya Aşk-ı Memnu da nice zamandır kaçırdığım güzel şeylerden biriyse ? 

Romanın "özgür yayınları"ndan basılmış versiyonuydu elime aldığım. Başlar başlamaz insanı zorlamaya başlayan bir edisyon. Romanda nerdeyse 3 kelimenin biri çoğumuzca pek bilinmeyen arapça, farsça kelimeler. Şimdi bunları güncel türkçe kelimelere çevirseler romanın tadı kaçacak, olmaz. Sözlük yapsalar, o da olmaz. Sürekli sözlüğe bakmak okuma zevkini kaçıracak. Şöyle bir yöntem bulmuşlar : 
Yabancı kelime [türkçe anlamı] 

Aslında gayet mantıklı ve belki de en iyi yöntem seçilmiş ama ben 80 sayfa kadar okuyabildim. Benim çok kötü bir huyum var. Kitapta 3-4 cümleyi anlayamamışsam okumaya devam edemiyorum.

Aşk-ı Memnu romanında da aşağıdaki cümleyi okuyup "neyyy??" dediğim ve ardından ancak 2-3 kere okuduktan sonra anladığım an okumaktan vazgeçtiğim an oldu. Ama muhakkak yeniden denemeli. Çok içimde kalıyor yarım bıraktığım filmler, kitaplar. Bu yarım bırakma huyumu da hiç sevmiyorum !

Sy.88

"O gün hasta, şüphesiz iki senedir görülen mürebbiye çehrelerinin ihsas edemedikleri [sezdiremedikleri] itimadı ihtiyar kızın elli senelik safvet [saflık] hayatıyla ferih [neşeli] ve asude [rahat] simasından duyarak hazin bir tebessümle ve kocasının vesayetiyle [aracılığıyla]  "Ümit ederim ki Nihal sizi çok sıkmayacak" demiş idi; "Biraz şımarıkça büyüdü, fakat tabiatında bir mazlumluk var ki, şımarıklığın fazlasını affetirebiliyor"..

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Benim adım kırmızı - Tatsız dili ile sıkan bir roman

Orhan Pamuk'un bu çok sevilen, çok satan, ödüllü polisiye tarzındaki romanı tarihi bir zeminde kurgulanıyor ve osmanlı dönemindeki nakkaşlığa da yer veriyor.


Kitabın temel hikayesi, bir katilin işlediği cinayetler,sebepleri ve tabi ki beklendiği üzere finalde katilin bulunması olarak özetlenebilir. Polisiye tarzdaki bu temel hikayeye eşlik eden yan hikayeler ise çok çeşitli; osmanlıda nakkaşlık ve resime bakış, kahvehane kültürü, dönemin İstanbul'u ve saray, nakkaşlıkla ilgili bilinen ne kadar hikaye varsa hepsi, aşk, (osmanlıda) usta/çırak ilişkileri ve oğlancılık.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Gulliver'in Gezileri - Bir yazarın intikam masalı




Gulliver birçoğumuzun da çocukluğundan hatırlayacağı üzere bir çizgi film karakteri. En bilinen hali, parmak boyundaki yerlilerin onu iplerle sarıp sarmaladıkları kare..



Kitabı okumadan önce ön sözü okumanızı tavsiye ederim. Ön sözde yazar Jonathan Swift'in hayatı boyunca -özellikle kariyeri hakkında- yaşadığı hayal kırıklıkları ve ruhsal bozgunları öğrendiğimizde her bir satıra bu acının nasıl yansıdığını anlayabiliyoruz. Aksi takdirde kitabın en önemli özelliğini kaçırmış olacağız.
Gulliver'in gezileri fantastik bir kitap olmasının yanında aynı zamanda hiciv dolu bir kitap. Yazarın gezilerini bir masal gözüyle okumak keyifli. 4 diyara yaptığı gezilerin her birinde zamanın politik ve siyasi hayatına yaptığı göndermeleri metinden bulup çıkarmaya çalışarak okumak daha da keyifli. Ön sözde de belirtildiği ve benim de tamamen katıldığım üzere; kitabın en ilgi çekici bölümü 

13 Ağustos 2013 Salı

Siyah Süt - (Zorlama Mizahi Unsurlarıyla) Otobiyografik bir Roman

   Hamilelik sürecinde, anne olmayı beklerken doğum sonrası sizi nelerin beklediğini bilemiyorsunuz ve adeta bir balayı havasında oda ne renk olsun, tulum kaç tane alayım gibi gereksiz mevzulara meyledebiliyorsunuz  Tabi ki etraftan duyulanlar ile bir miktar uykusuz ve zor gecelerin beklediği biliyorsunuz. Ancak asıl önemli olan ve bilinmesi elzem bir konu var ki o da bu kitabın, Siyah Süt'ün konusu.

6 Ağustos 2013 Salı

"Uğultulu tepeler"den içime işleyenler

Kitap, yazarı Emily Bronte tarafından 30 yaşındaki ölümünden 1 sene önce tamamlanmış. Bronte yayınlanan tek romanı olan bu kitabını bitirmeden vereme gencecik bedenini vermediğini düşünüyor insan.

Acı kahve 

Roman acı bir kahve gibi. Muhteşem kokuyor, içimi keyifli ama boğazını da hafif hafif yakıyor. Anlatımı şiirsel, bir solukta okunuyor ama kafanızda kara bir bulut geziniyor sanki okurken. Karakterlerin son nefeslerine kadar yaşadıkları sıkıntı ve buhran duygusu sizin de içinize işliyor.

16 Mayıs 2013 Perşembe

Yeniden geldim!!

Eh yeniden merhaba,
Zamanında istediğim verimi sağlayamadığım blogumda uzunca bir aradan sonra bloglamaya devam. Anne oldum, geldim :) Annelik serüvenleri için başka bir bloga başlıycam

10 Kasım 2011 Perşembe

Gaziantepte neler var ?

Gaziantepe günübirlik ya da 1-2 günlüğüne gelen yerli-yabancı turistler artıyor. Havalanında her daim elinde torbalar, mutlu yüzler görmek mümkün.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Ekolojik pazar ve yettiğince tüketme

Kendine bir güzellik yapmak mı istiyorsun ?

O zaman bunun için trene binilir. Kartalda inilir.

12 Kasım 2010 Cuma

Londraya gitmeden önce

Bu gece Londraya gidiyorum.

Kafamın üzerindek düşünce balonun içinde şu anda olanlar;

Yağmur, iyi müzik çalan güzel biralı barlar, bedava girilen müzeler, soldan akan arabalar, dönmedolap ve tarihi köprü, yeşil ve devasa büyük parklar, fish&chips, geniş caddelerde yürümek, bi ton hattı olan metro, we will rock you müzikali, notting hilldeki tasarım festivali, antropologie mağazası, ucuza iphone kapatabilme ihtimali..

Bakalım dönüşte neler olacak....

2 Kasım 2010 Salı

koşmak ya da koşmamak

hani metronun uzun merdivenlerinde sağda dikilirsin önce. sonra metronun sesi gelir. anlarsın ki yakalama şansın var. sola geçer koşar adım inersin merdivenleri. metronun açık kapısını görür umutlanırsın. içeriye girmiş olanlar sana balık gibi bakarlar. boş boş. sen bi hışım kendini kapıya doğru savurursun.

senaryo 1 : diiit diye ses gelir ve kapı kapanır yüzüne. içeridekiler izledikleri filmin sonunu beğenmeyen insanlar gibi dudaklarını büker, süzerler gözlerini... haretet eden metroyla uzaklaşırlar. sense o bi anlık telaş durumundan neyse canım bi sonrakine bineriz durumuna geçersin, bişey olmamış gibi. tam o anda dönüp sağına baktığında az önce yanlarından rüzgar hızıyla indiğin sağ taraf tayfası gelir. gayet soğukkanlı bi şekilde yanında dururlar. ne varmış dimi koşucak der gibi süzerler seni. pek yüz vermeyip bu meydan okumaya diğer yöne döner 1 2 adım atar kalabalığa karışırsın.

senaryo 2 : metronun içine dalarsın. sakin sakin oturan herkes merakla sana bakmaktadır. bu da yetişti deyip bi sonraki yetişmeye çalışana gözlerini dikerler. ta ki metro hareket edip yetişemeyen bi avuç insanı süzene kadar.

5 Ekim 2010 Salı

Filmekimi "tükendi"

Haftalar öncesinden bütün filmler incelendi. Program yapıldı. Çakışan seanslar üzerine itina ile program tekrar tekrar düzenlendi. Saat seans film matrisi arkadaşa teslim edildi. Cumartesi 11 de biletler satışa sunulacaktı. Arkadaş Atlasa gidip alacaktı. Ancak 11 gibi gelen acı telefon 1 km kuyruk olduğunu haber veriyordu :) Biletixe girip baktım ve her niyet ettiğim filmde/seansta o nadide yazı "TÜKENDİ"

29 Eylül 2010 Çarşamba

It's Film Festival

Beyoğlunda oyalanırken, nerde ne var bakınırken Beyoğlu sinemasında kısa film gösterimleri olduğunu gördüm. Hemen girdim salona, "Hisar seçkisi" gösteriliyordu. Filmler şunlardı :

http://www.mafm.boun.edu.tr/kategori/66/hisar-kisa-film-seckisi

Bu filmlerden Köy , Ölüm ve Tohumu izleyebildim.

Köy, hayatı bir köyün nüfus tabelası üzerinden sembolleştiren güzel bir kısa film. Ölüm de babaanesini kaybeden çocuğun yaşadıklarını anlatıyor, tahminimce otobiyografik bir film.

Tohum bu 3 film içinde beni en etkileyeni oldu. Küçük bahçesinde birşeyler yetiştirmek isteyen yaşlı kadın kocasından biraz tohum almasını ister. Kocası da zaten bahçen küçücük neyine senin tohum der. Ancak kadının ölümü üzerine adam vicdan duymaya başlar. Zorlukla kazandığı 2 kuruşla da gidip tohumlar alır, gelip eve üsüste atar. Yaşlı adamın para kazanmaya çalışması ve üzüntüsünü yaşama hali Oldukça etkileyiciydi.

Festivalin web sitesi de : http://www.itsff.org/